27 Haziran 2012 Çarşamba

Anladım ben

Geçen hafta bir şeyi çok iyi anlamıştım. Bugün de başka bişeyi anladım. Oh be! Kafam rahat en azından...

24 Haziran 2012 Pazar

Prag – Volümü Sona Getirin

Bu satırları 5 günlük seyahatimin sonunda, 5 saatlik Atatürk Havaalanı nöbetimde yazıyorum. Ama yine bağlantım yok; ne zaman yayınlarım belli değil.

Önce güncel haber olan niye nöbette olduğumu anlatayım. Prag-İstanbul normalde 2 saat 10 dakika. Uçuş saatim yerel saatle 19.15’ti (ki bu TSİ 20.15 yapar). Bu şartlar altında ben en geç 22.30 gibi Atatürk Havaalanına inmiş olacaktım. Pasaport kontrolü ve valizimi almam yarım saat desek (ki sürmedi o kadar) saat 23.00 olacaktı. Atlarım metroya Esenlere giderim gibi bir plan vardı 24.00’te hareket eden son Lüleburgaz aracına yetişecektim. Gel gelelim uçak 35 dakika geç havalandı. Bir 15 dakika da iniş sıramızı beklerken İstanbul üzerinde fazladan gezdik. E 1 saate yakın rötarımız oldu haliyle nur topu gibi. Değil 24.00’de kalkan otobüse, 24.00’te havaalanından hareket eden metroya bile yetişemedim. Şimdi de ilk metroya binmek için vakit öldürüyorum havaalanında.

Tek başımayken tadını çok çıkaramadım ama (hiç demiyorum fark ettiyseniz; kendimce bir hayli gezdim sonuçta) Prag güzel şehir. Hani yaşansa yaşanır yani. Talep gelse gider yerleşir orada çalışırım yani, o derece…

Bu arada kahvemi de aldım geldim iyi oldu. Kasiyer abla jelibon da ikram etti sağ olsun.

Ne diyordum… Hah, Prag. Otelin yeri güzeldi; fabrikaya yakın, Metro istasyonuna yakın. Güler yüzlü çalışanlar da artıydı otel için. Bir de odamda buzdolabı olsa şahane olurdu. En azından Birayı süpermarketten süper ucuza alır, yığardım dolaba. Akşamdan akşama da içerdim mecburen :) Onun yerine şehir merkezinde içmek durumunda kaldım.

İşle ilgili yorum yapmıyorsam yan gelip yattığımdan değil, gizliliktendir. Ama yapmam gerekeni fazlasıyla yaptığımı düşünüyorum. Seviyorum yahu ben işimi…

3 saat daha ayakta kalacak enerjiyi ben bulsam bile elimdeki bilgisayar bulacak mı onu bilmiyorum bak. Biliyorum aslında; yetmeyecek şarjım Ama bir priz varlığını keşfettim. Amca onu kullanmayı bıraktığı an sulanırım; gözünün yaşına bakmam. Zaten aman sabahlar olmasın modundayım.

Özetle Prag iyiydi, keyifliydi. Yanımda birileri daha olsa çok daha keyifli olacaktı. Ama bülbül altın kafes hesabı ben yine vatanım diyorum. Yolda yanından geçtiğin adamın Türkçe ana avrat dümdüz küfretmesi bile farklı bir güven hissiyatı doğuruyor sonuçta…

Ha bir de unutmadan; THY uçaklardaki çekik gözlü sayısına sınır getirsin. Tamam, ırkçı değilim ama Koreli ablukasını aşamadım uçuşlarımda. Bir de hakikaten komik bir şekilleri var bence. Son heceyi öyle bir vurguluyorlar ki “aha birisi kuyruğuna bastı” diyorsun içinden…

Böyleyken böyle…

21 Haziran 2012 Perşembe

Prag vol 4.0

Geliyoruz sona...

Bu akşam Prag'ta son turumu attım. Yarın otelden fabrikaya, fabrikadan havaalanına, oradan da ülkeme dönecem kısmetse...

İşten çıkmamla akşam yemeği arasına bir market alışverişi sıkıştırdım. 24 saat açık süpermarket var; daha ne olsun. Çok bişey aramışım gibi hava atayım; 7/24 her aradığını buluyor insan :)

Bu akşamın etkinliği Çek Cumhuriyeti-Portekiz maçıydı. Şehir merkezinde kalabalıklara karışıp izledim dev ekranda. Öncelikle eminim ki Ronaldo'nun bugün için Dünya üzerinde en fazla ıslıklandığı meydandaydım. Adam sahaya çıkarken bile ıslıklandı. Gerçi Prag'taki ıslığın sahaya ne faydası var ben de bilmiyorum. Ronaldo da golünü attı; turunu atladı zaten.

Çekler maçı coşkulu seyrediyor ama bir Türkiye değil tabi burası. Aynı manzara Taksim'de olsa tezahürat bitmezdi bir kere. Sürekli bir şarkılar, türküler...

Ama şu da var; insanlar hakkatten efendi bir şekilde yaşıyor burada. Kapkaç filan yaşandığını düşünmüyorum bir kere. Bizde böyle bir kalabalık olsa cüzdanların yarısı kaybolur bir anda.

Bir de insanlar deli gibi alkol tüketerek izlediler maçı. Ne taşkınlık ne bşka bişey. O alkolün yarısı Güvenpark ve Taksim'de ciddi bir kalabalıkta tüketilse, taciz haberlerinden geçilmez.

Bugün de bana yol sorma gafletinde bulunanlar çıktı; pişman oldular tabi :)

Burada hitaplar genelde soyadlarla olmasına rağmen taksiciler beni Mr. Ufuk diye biliyor. İlk gün birine ismimi yazıp vermişler; mistır kaylii diye sesleniyordu. İçimden "bir de Minogue" eksik dedim. Mr. Ufuk'a geçmemiz çok iyi oldu :)

Bi aksilik olmazsa kapanış yazısını da İstanbul'da yazarım artık.

Okuyan okumayan herkese sevgiler...

20 Haziran 2012 Çarşamba

Prag vol 3.0

Efenim ne diyordum…

Burada plakaların ilk kısımları 3 karakterden oluşuyor. Rakamla başlıyor, harfle devam ediyor, rakam veya harfle bitiyor. Birkaç tane 1ST plaka gördüm. Bunları bir nevi Adana plakası sayabilir miyiz acaba? Nereden baksan “Birinci” diye başlıyor plakalar.

Yağmurlu başladı gün, yağmurlu bitti. O yüzden çok fotoğraf yok bugüne ait. Yine de birkaç kare çektim tabi.

Yurtdışına gönderdiği elemanların alkol harcamalarını ödemeyen firmalara sesleniyorum: Prag’ta kola fiyatı biranın 1,5 katı bilginiz olsun.

Şişman olduğum bu kadar ima edilebilirdi! Öğle yemeğinde makarnayı tabağıma öyle bir yığdılar ki birlikte yemek yediğim insanlar “biz bu boyutta bir porsiyon daha önce görmedik burada” dediler. O cümleden sonra hepsini yemeye utandım; yalan yok. Yoksa sarımsak spagettide şahane oluyormuş. Kendi menümüze ekleyelim bunu.

“May I have the bill, please?” dediğim bayan garson “Beer? OK!” diyip koşarak getirmese o son birayı içmeyecektim. Hepsini de bitiremedim zaten. Geç kalıyordum.

Biliyorum bir takım arkadaşlar için hayal kırıklığı olacağım ama Prag gece hayatına hiç bulaşmadım. Muhtemelen bulaşmadan da döneceğim. Tek başımayken çok eğlenemiyorum ben. En fazla slow şarkılar çalan bir kafe/restoranda oturup bira içtim. Bana yetti açıkçası. Prag’ın hakkını vermediğimi düşünen varsa: Umurumda olur mu?

TTNET’e ettiğim küfürlerin bir kısmı yersizmiş. Yağmur yağıyor ve internet bağlantım yok bu yazıyı yazarken. Tekrar çevrimiçi olunca yayınlarım artık.

Tamam; Türkçe kanal büyük beklenti ama otelde en azından 1 tane İngilizce kanal olabilirdi televizyonda. Almancaya bile razıyım. Sabah Çekçe (nam-ı diğer Pragça demiş miydim daha önce?) Pokeman’a denk geldim; her açıdan fenaydı. İnsan Pikaçu’dan bile elektrik alamıyor yahu :)

Bu gün de bana ayrılan sürenin sonuna gelirken, büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin yanaklarından öperim.

Esen kalınız...

19 Haziran 2012 Salı

Prag vol 2.0

İlk defa bir yazımdan sonra ikincisi için istek aldım; çok mutluyum. Bugün maddelemek yerine başlıklar halinde yazasım var. Üstelik ilk iki başlık dünden kalma aslında. Dur bakalım; belki tutar bu da :)

Evrensel Gerçekler:
Ben paralel park konusunda sıkıntı yaşarım. Ama hiç kaldırıma çıkmadım park edecem diye. Dün gördüğüm ve park etmeye çalışırken kaldırıma çıkan aracın sürücüsü tabi ki bayandı. Tamam çok iyi araç kullanan bayanlar da tanıyorum ama bu kadarını da yapmasak...

Ben Değil Onlar Şanssız:
Burgaz'a geldiğim gün bana Hastane sormuşlardı. Ama Prag'a geldiğim gün de metro durağı sorulmaz ki bana. İlginçtir; bu sefer çalıştığım yerden sordular cevap verdim.

Zentiva Prag:
Bugün fabrikada... Yemezler canım. Şirketin gizli bilgileri bunlar. Bilmesi gerekenler öğrendi zaten bunları.

Mavi Gözler:
Bu gün "ilk kez mavi gözlü bir Türk görüyorum" diyen oldu. Çek Cumhuriyeti vatandaşı olan genç insan Erasmus sayesinde filan tanışmış birkaç kişiye. Bir de kendisi erkek olmasaydı :)

Para üstü:
Cebimdeki madeni kronlardan kurtulma girişimim oldu bugün. Azalttım en azından. Ama sahne şahane oldu. Yemek aldığım yerde hesap 166 Kron tuttu. Ben ülkemden kalma alışkanlıkla 216 Kron verdim. Malum bizde sadece 200 Kron versen 16 Kron yok mu diye sorarlar.Abi önce anlamsızca suratıma baktı. Sonra aldığı miktarı yazarkasaya girince 50 Kron para üstü vereceğini görüp duraksadı. Yanımda bekleyen bayan müşteriyle birşeyler konuştular, anlamadım haliyle. Ben yemeğimi yerken de başka bir kasiyerle bana bakarak konuşuyordu. Abi (bakmayın abi dediğime, gençti eleman) beni ya deli sanıyor şu an ya da dahi. Ama normal olmadığımı anladı :)

Süpermarket:
Çok aksiyon olmadı aslında. Kimsenin İngilizce konuşmadığı benimse Çekçe (nam-ı diğer Pragça) bilmediğim bir markete girip su alıp çıktım. Doğru kişiye doğru miktarda para verirsen iletişime gerek yok bu devirde.

Son olarak perşembe günü Portekiz ile maçımız var (oha lan, anında benimsedim ülkeyi). Galiba şehir merkezinde kalabalıklara karışıp izleyeceğim. Du bakalım...

18 Haziran 2012 Pazartesi

Prag vol 1.0

Bir ikincisi olur mu bilmiyorum ama ilki ile başlayalım Prag günlüklerine. Maddeleyerek yazıyorum tembellikten:

1. Dakika 1 gol 1: Uçakta kahvaltının yanında bira isteyen çekik gözlü abi; tebrik etsem mi seni bilemedim.

2. Bütün hafta bana "seni kapalı, hatta yağmurlu bir Prag bekliyor" diyen uygulamaya hiç bir şey demiyorum. Sıcak laaaaaan!

3. Yollar şahane; Avrupa ülkesi olduğu belli. Yollardaki 10 araçtan 7si Skoda. Kalanların çoğu da üst sınıf. Birkaç istisnayı saymazsak SW Passat'tan kötü araç yok gibi birşey.

4. Metro dünyanın  heryerinde güzel bişey. Ama bilet satan İngilizce bilmeli bence. En azından çevre esnaf bilsin. O da olmadı yoldan geçen adam bilsin. İlla metro girişinde ilan dağıtan ablayı olduğu yerden biletçiye kadar sürükleyecek miyiz?

5. İlan dağıtan abla demişken, Prag'ta bayanlar fiziksel olarak (iç güzelliklerini bilemem tabi) haddinden fazla güzel. İlan dağıtan abla mesela; bu gün gördüğüm güzeller içerisinde ilk 300'e aday. Ha tek başına Burgaz'a gelse ilk 3'te yeri garanti o ayrı.

6. Alternatif bira dediler, Krušovice denedim. Tek başıma içtiğimden midir bilmem tat alamadım. İlerleyen günlerde yenilerini denerim.

7. Günün tabelaları "Casino Abbas" ve bir bar duvarında yazan "- Darling I'll call you later..." oldu. Bir de şehrin göbeğinde "Pussy Riot Wall" var. Eline kalemi alan özgürce istediğini yazıp çiziyor.

8. Öğle güneşinde kendini dışarı atarsan saat 8'de (yerel saatle tabi) dönersin otele. Neyse çalışmak da lazım;  Biraz yarınki dosyalarımı kurcalayayım.

Not: Yanımda bir kişi daha olsa şehrin altı üstüne gelmişti...

16 Haziran 2012 Cumartesi

İstikamet: Prag

Gidiyorum...
Gelmemek de var aslında...


15 Haziran 2012 Cuma

Birlikte içmesek de

Bir dosttan gelen "ya tam iç; ya da hız kes" mesajı mesajı hayat kurtarır bazen...

12 Haziran 2012 Salı

Çırpındıkça batmanın dayanılmaz hafifliği

Bir şey oldu önce.
Dönüp arkamı gitmem gerektiğini anladım.
Zaten yanlıştaydım kendimce. "Nereye kadar"dı kandırmak kendimi.

Sonra başka şeyler de oldu, öylece kaldım saplandığım yerde.
Şimdi hiçbir tarafa gidemediğim gibi, çırpındıkça batıyorum.
Biraz daha batarsam, birisi elimden tutmadan çıkamam korkarım.

3 Haziran 2012 Pazar

Elma beni sevmiyor diye...

Bu gün 3 Haziran...
Her şiirinde, her sözünde doğruluk bulduğum Nazım Hikmet'in ölüm yıl dönümü.
Sevdiğim bir şiiri ile Büyük Usta'yı anmak istedim.


Tahir İle Zühre Meselesi

Tahir olmak da ayıp değil
Zühre olmak da...
Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
Bütün iş Tahir ile Zühre olabilmekte.
Yani yürekte...
 
Mesela bir barikatta dövüşerek,
Mesela kuzey kutbunu keşfe giderken,
Mesela denerken damarlarında bi serumu;
Ölmek ayıp olur mu?
 
Tahir olmak da ayıp değil
Zühre olmak da...
Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
 
Seversin dünyayı doludizgin,
Ama o bunun farkında değil.
Ayrılmak istemezsin dünyadan.
Ama o senden ayrılacak...
Yani sen elmayı seviyorsun diye
Elmanın da seni sevmesi şart mı?
 
Yani Tahir'i Zühre sevmeseydi artık,
Yahut hiç sevmeseydi;
Tahir ne kaybederdi Tahir'liğinden...
 
Tahir olmak da ayıp değil
Zühre olmak da...
Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil...

Nazım Hikmet Ran